3 günlük Ankara kaçamağı…
Eğitim’e gitmek üzere evden çıkmış eğitim de bahane olarak Ankara’yı keşfetmiştim…
Bir klasik…
FB-GS maçı kadar tartışılır bu İstanbul-Ankara muhabbeti…
Rakiptir…
Ama her ikisi de anı itibariyle zengindir…

Kültür şehri İstanbul ve memur kenti Ankara…
Her çıktığım yokuşundan aşağı indiğimde, denizini aradığım koca kent…
Ankara’da kaybolunmaz, İstanbul’a gidersen eğer kaybolman şart…
Ankara’da gezilcek yer 3 günde biter, İstanbul’da 15 yıl geçir, görmediğin yer kalmıştır elbet…
İstanbul’da herkes kafasına göre, Ankara’da bir topluluk söz konusu…
Sor bir adres İstanbul’da sorabilirsen, cevap almak için ya güzel bir bayan olmalısın ya da beş kuruş vermelisin…
Ankara’da öyle mi, bir kişiye sorduğunda 5 kişiden cevap alırsın, olmadı bırakılırsın…

Güzel şehirlerdir…
Karşılaştırmayı geçelim de 3 günlük kaçamağa gelelim…
Cebinde anı taşımayı seven ben, Haydarpaşa’dan gittim Ankara’ya…
Trenle…
Mistik havası, ritmik fonu, garip sessizliği hep çekici gelmiştir bana…
Nasıl gelmesin… Var mı daha gürültülü araç ondan ve çekici…
Hele bir de gece ise…

Sabahın 7’siydi Ankara’ya ayak bastığımda…
Bekleyen olmalıydı ya hani…
Karşılayan biri…
Öyle güzel olurdu yolculuğun son tadı…
Ama nerde, bekletildim bir buçuk saat…
Kitap okuyarak arada dalarak…

İlk gün…
İlk günün yorgunluğu ile dinlenirim derken kendimi Ankara sokaklarında buldum…
Üstelik o yükle…
Keşfettim kalesini, Ulus’unu, ismini bilmediğim yerleri…
Keşfettim, Atatürk Kültür Merkezi binasının şeklini…
Ve daha bir keşfettim dost olacak birisini…

Ankara’da adresler sokak sokak bilinirmiş…
“İzmir caddesinden sağ yap, Bülbül sokağına gir, düz ilerle ve sağdan karanfil sokağına gir 25 numara…”
Peki ya bizde nasıl?
“Gima’yı geçtikten sonra sağa sap, 3. soldan köşede eczane var ordan gir, sağdaki 5. bina, altında manav olan…”
Dükkan dükkandır bizde adresler…
Sokaklar öyle çok ve karışıktır ki, sorsan bilmezler, bilseler söyleyemezler, söyleseler anlayamazsın…

Derken ikinci gün…
İlk kez gidilen Anıtkabir…
Güzeldi…
Müzeye girdim, Anıtkabirin sağından girilip solundan çıkılan müze…
Etkileyiciydi…
Ağlayacaksın dediler…
Ama ağlamadım…
Sanırım duygusuz biri oluverip çıktım…

Bir radyo programını düşünün… Programcısız olmaz tabii…
Program sokakta mı yapılıyor yoksa yurdumun çeşitli şehirlerindeki onlarca insan stüdyoda mı belli olmasın…
İç dışa çıksın, dış içe girsin…
Programcının derdi gülümsemek, eğlenmek, anı toplamak, yaşamın gerçekten hakkını vermek olsun…
Bunu yaparken de yalnız olmasın…
Eşlik etsin dinleyen herkes ona…
Derken sitede toplanılsın bu farklı yerlerdeki farklı insanlar…
Birbirleriyle de tanışsın…
Aile oluverip çıkılsın…
Kaynaşılsın, o ona ziyarete gitsin, o ondan tarif alsın…

Düşünün… Olmaz mı demeyin, oldurdu Zeki Kayahan Coşkun…
Benim iftar için Ankara’ya gitme nedenim oldu…
Ankara Zekirdek İçin İftar Vakti’nde bu sene ben de aralarındaydım…
Tanıyordum çoğunu ama ilk kez tanışmıştım…
Pek çok şey paylaştıklarım vardı ama görmemiştim, gördüm…
Muhabbetler aldı başını gitti, sonu gelmedi…
İftarda eğlenildi, misafirperverlikleri görüldü…
İmza atıldı, onaylandı, kabul edildi…
Zekirdek ahalisi tam da istenildiği durumdaydı ZKC’un…
Güzel oldu güzel…

Ve son gün…
Geçirilen arkadaş sohbetleri ardından Balıkçım’a gidebildim…
Bekleyenlerimi biraz beklettikten sonra pek tebii…
İnternet ve Blog Yazarları Derneği İftarı’ydı katıldığım…
İstanbul’da 2.’ne katılabildiğim bu buluşmanın ankara’da bilmem kaçıncısı yapılıyormuş…
Maşallah…
Sıcak bir ortamdı…
Daha çok blogu olmayanlar ve blogunu uzunca zamandır güncellemeyenler mevcut olsa da:p blog yazarlarıyla tanışma fırsatım oldu…
Bir ortak özelliğimiz daha vardı… ff (kısaltılışını bilerek yazdım, böylesi daha iyi)

Her insan ayrı bir dünyadır… Ne olursa olsun tanışılmalıdır…
Zaten yeterince konuşmadığımız küs durduğumuz insan var…
Böyle fırsatlar varken, tanışmayıp kenarda durmaya şaşarım ben…
Kimdir, necidir, neredendir, ne sever bilinmeli…
Anlamalı, anlatmalı…
Elbette vardır kapılacak bir yanı…
(bu paragraf da ayrı gayrı masya gitsin:p)

Saatler 12 yi gösterdiğinde Sindrella’nın Külkedisi olma vakti gelmişti…
Yol almalıydı İstanbul’una doğru…
Bu sefer Anadolu Ulaşım idi, yolculuğuma eşlik eden…
Tv’siyle (Devrim Arabaların’nı izlememe vesile oldu ya dilesin benden ne dilerse), wirelessiyle, priziyle…
Ve yanımdaki güzel bayan Betül Kara…
Aklımda kalan gülümseten anlar…

Seviyorum anı toplamayı… Cebimde biriktirmeyi…
Sonra bakıp bakıp gülümsemeyi…
Seviyorum işte…

Bir AŞTİ’den tuuba geçmezse olmazdı… Desinler… Geçtim…
O fotoğrafta objektife bakan kız ben(d)im…
Ve Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü sevdim…
Çünkü özlemiştim…

Ve bu yazı da burda bitsin…

Baş baş…

Written by tûbâ

Leave a Comment