Telefondayım, arkadaşımla konuşuyordum…
Çok uzun zamandır beni aramayan bir arkadaşımla…
Canı sıkılmış ve aklına getirmiş birden beni, düşürmüş parmak uçlarına telefon numaramı…
Can sıkılmış…
Verdiği değerin karşılığını bulamadığından..
Arkadaşları tarafından çok yıpratıldığından…
Uğraşmaktan…
Uğraşlarının boşa çıkmasından…
Ama sevmekten ve sevdiği için sürekli affetmekten…
İyi niyetinin su istimal edilmesinden…
Karşılık alamamaktan…
Yine de vazgeçememekten…
Canı sıkılmış…
Düşündüm…
Benim de canımı sıkanlar, uğrunda yorulduklarım, vazgeçemediklerim vardı elbet…
Hepimizin koruma altına aldığı birkaç kişi yok mudur?
Vardı da, bunun sınırı ne kadardır?
Ya o sınırdakilerin sınırı…
Nasıl belirlenir bu?
Değer verdiğimi sanıyordum meğer kendimden ödün veriyormuşum…
Yıllar önce kurduğum bir cümleydi bu…
Kim ki bu cümleyi kurdurmaya başlar benim için, o kişiyle ilişkime bir es, bir düşünme payı koymaya başlarım ben de…
Verilen şansların haddi hesabı tutulmamaya başlanınca…
Tek taraflı yapılandırılmalar, tek taraflı bozmalar su üstüne çıkınca…
Alan-veren dengesinde kefelerden biri ağır basınca…
Yani anlaşılmayıp yorulunca…
Değer vermekten öteye geçince iş…
Hala da kurarım ya…
Telefondaydım işte…
Uzun zamandır konuşmadığım arkadaşımla konuşuyordum…
Değiştir o zaman çevreni dedim…
Bilmem iyi ettim, bilmem kötü ettim…
Seni anlayanlarla, anlattıklarına karşılık verenlerle, eko olabilecekler hatta farklı ses çıkarabileceklerle birlikte ol(unmalı)…
Hayat boşa vakit harcanmayacak kadar kısa…
Ve de değerli…
Ve sen de hepsinden değerlisin…
Tıpkı antika altın bir saat gibi…
Hurdacıya gitme, gidersen demirinin ağırlığı kadar pahan olur…
Kuyumcu iyidir bir bakıma ama orda da altınının ağırlığı kadardır değerin…
Sen ise yerini bilmelisin…
Lakin… Bir sahafa, antikacıya gidersen…
Yıllarının ağırlığıdır seni değerli kılan…
Tart bakalım yıllar mı, altın mı, demir midir ağır tartılan…
Unutma!
Tıpkı antika altın bir saat gibisin sen de…
Ve telefon kapanır…
Written by tûbâ

Leave a Comment